Ça, Çai ya da Çay


Çayın tarih içindeki seyri beni büyülüyor. Elbette tadı da öyle. Yoğun kültürel ize, savaşlara etki eden bir güce sahip. Çin imparatorunun bardağına tesadüfen düşen çay yaprağı, tarihi serüveni başlatıyor. Oradan Hindistan ve Japonya'ya, daha sonra ise Hollandalılar kanalıyla Avrupa'ya geçiyor. Çayın İngiltere'ye ulaşması ise Avrupa'dan yaklaşık 60- 70 yıl sonra gerçekleşiyor. İngiltere, çayı Avrupa'dan değil, sömürgesi olan Hindistan'dan alıyor. Hindistan ile İngiltere arasında bu konuda karşılıklı bir ilişki söz konusu. Demliğin de ana vatanı olan Çin, geleneksel yöntemlerle çay üretirken, ilk büyük işletmeler Hindistan'da ortaya çıkıyor. Çin'in, geleneksel yöntemleri günümüzde de kullandığını söyleyebiliriz. Hatta hala açıklamadıkları bir geleneksel yöntem de mevcut. 



Çayın süt ile içilmesi, Hindistan'dan İngiltere'ye geçerken, İngilizler, beş çayı konseptini oluşturuyorlar. Ayrıca, bahşiş konsepti de İngiliz çay behçelerinde ortaya çıkıyor. Hindistan'da iki bölgede çay yetiştiriliyor: Darjeeling ve Assam. Endonezya'da da Java ve Sumatra adlı iki adada üretim yapılıyor. Bütün yapraklardan, yarı oksidasyon ile üretilen Oolong ise Çin'in geleneksel çayı. İşleniş, kıvam ve aroma açısından, siyah ile yeşil çayın arasında yer aldığını söyleyebiliriz. Çin'de üretilen birçok çay türünün yanında, Çinliler tarafından "Batılıların çayı" olarak bilinen, Sir Winston Churchill'in favori çayı olan, Lapsang Souchong adında, tütsülenmiş bir çay türü de var. 


Yoğun bir şekilde yeşil çay tüketen Japonların çay seremonileri ise çay tarihindeki ayrı bir kültürel özellik. Japonların çaya verdikleri önem ve çay seremonilerinin içeriği ayrı bir yazı konusu olabilecek kadar geniş kapsamlı. Sri Lanka, eski adıyla Seylan, çay kültürüne pek bir katkıda bulunmasa da, meşhur Seylan çayıyla çay tarihine imzasını atmış.


Çayı aldığımız Rusların semaverini ve Podstakannik olarak adlandırılan özel bardak altlıklarını da es geçmeyelim. Ruslar ile Türkler semaverin yanı sıra, ortak bir davranışa da sahiptirler. İki yakın coğrafya; bir tarafta, daha fazla çay istemediğini belli etmek için bardak altlığını bardağın üstüne koyan Ruslar, bir diğer tarafta bardağın üstüne kaşık koyan Türkler. Poşet çay ve buzlu çay formları ise Birleşik Devletler'de ortaya çıkıyor. İngilizlerin meşhur Earl Grey çayını da unutmamak lazım. Siyah çaya bergamot yağı eklenmesiyle ortaya çıkan bir çay karışımı olan Earl Grey, İngiliz politikacı Charles Grey'in, nam-ı diğer Earl Grey, Çin ziyaretinde bu çay karışımıyla tanışması ve geriye döndüğünde Twinings'ten bu çayı üretmesini istemesiyle yolculuğuna başlar. Charles Grey çaya adını verirken, Twinings ise ilk Earl Grey üreticisi olarak tarihe geçti. Çok alakalı olmasa da, Twinings'in, kullanılan en eski logonun sahibi olduğu bilgisini de verelim. Tam 1706'dan beri aynı logoyu kullanıyorlar. Ayrıca, aynı yıl İngiltere'de açtıkları mağaza da hala hizmet vermekte. 


Siyah, beyaz, yeşil, sarı, kırmızı derken, çayın nasıl yetiştirildiği ve işlendiği konusunda kafa karışıklığı oluşuyor. Esasında çay tarlada tek bir şekilde yetiştiriliyor, ancak işlenme aşamasında oksidasyona bağlı olarak rengi ve özellikleri değişiyor. Tam oksidasyonda siyah çay ortaya çıkarken, oksidasyon aşamasının azaltılması ya da tamamen ortadan kaldırılması durumunda ise beyaz ve yeşil gibi çay türleri üretiliyor. 

Çay, bilimsel adıyla Camellia sinensis, bugün sudan sonra en çok tüketilen içecek konumunda bulunuyor. 

1900'lere kadar kahvenin hüküm sürdüğü bir ülke olan Türkiye, diğer ülkelerle kıyaslandığında kısa sürede en çok çay tüketen ülkelerden biri haline gelişiyle ve üretim yapan ülkeler arasında beşinci sırada oluşuyla çay konusunda önde gelen ülkelerden biri. Her ne kadar pazarlayamasak ve yeteri kadar tanıtamasak da, kıtlama, ince belli bardak ve kendimize özgü demleme tarzımızla yoğun bir çay kültürüne sahip olduğumuzu söyleyebiliriz. Bir de Ajda bardakları var elbette. Detaylı bilgiye Ajda Pekkan'ın yazmış olduğu şu köşe yazısından ulaşabilirsiniz.

Çay sözcüğüne linguistik açıdan bakacak olursak, sözcük, Mandarin lehçesinde ç'a, Amoy lehçesinde ise t'e söyleniş biçimlerinden evriliyor. Ç'a daha çok doğu toplumlarında (çai, ça, şay, çay), t'e ise batı toplumlarında (tea, the, te, tee) görülüyor.

Dünya çay pazarında Unilever, Tetley (İngiliz menşeli, ancak sonradan Tata'nın satın aldığı bir marka. İngiltere pazarında lider konumda bulunduğunu hatırlatmakta fayda var)  ve Twinings gibi İngiliz kökenli aktörlerden söz etmek mümkün. Bir diğer aktör olan Alman kökenli Teekanne ve onun alt markası olan Sir Winston Tea hakkında şuradan detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz. 

Türkiye'de ise devlet destekli bir kurum olan Çaykur'un %55 gibi bir pazar payı bulunmakta. Ürün gamı da oldukça geniş. Hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi için bile özel olarak ürettikleri bir çay var. Didi markasıyla soğuk çay pazarına girmesini ise pek akıllıca bulmadım. Teekanne'nin Sir Winston Tea ile, İngilizlerin ise Ahmad Tea ile yaratmaya çalıştığı marka algısını biz yaratamıyoruz. Bu konuda hep yanlış hamleler yapıyor; Amerikan olan soğuk çayı bu toprakların kültürüyle aynı potada eritmeye çalışarak, markayı belki de doğmadan öldürüyoruz. 

Özellikle poşet çay alanına yönelen Lipton ise %15-17 gibi bir payla Çaykur'un ardından ikinci konumda bulunuyor. Üçüncü ise %10-13 arasında değişen payıyla Doğuş çay. Sektörün ilginç markalarından biri de Doğadan. Doğadan, bitki ve meyve çaylarına yönelerek, bu alanda %50'ye yakın bir paya ulaştı. Çaykur ve Lipton gibi markaların domine ettiği bir pazarda, en akıllıca hamleyi Doğadan'ın yaptığını düşünüyorum. Bu arada, son derece sağlıklı olan beyaz çayı da Türkiye'de sadece Doğadan üretiyor. Oldukça pahalı olan beyaz çayın nasıl bu kadar ucuz bir şekilde piyasaya sunulduğunu anlayamasam da, sektöre getirdiği çeşitlilik ve yeniliklerden dolayı Doğadan'ı takdir ediyorum. Yine de, özellikle siyah çay haricindeki türleri güvenilir aktarlardan ya da benzeri yerlerden temin etmekte fayda var. 

Yazıyı bir Japon atasözüyle, çayın Japonlar için ne kadar önemli olduğunu gösteren bir sözle bitirelim: 


"Bir insanın içinde çay yoksa, o insan gerçeği ve güzelliği anlamaktan acizdir."


Red Soled Shoe


63 Fransa, Paris doğumlu bir moda, ayakkabı tasarımcısı, Louboutin. 12 yaşında ayakkabı tasarlamaya karar veren bir adam. Kendi adı altında üretim yapacağı Christian Louboutin adlı markayı çıkardığı yıl olan 1991'e kadar Chanel ve Yves Saint Laurent gibi markalar için ayakkabı tasarlamış. Christian Louboutin birçok ünlü tarafından kullanılıyor. İsimleri tek tek sayıp, yazıyı uzatmak istemiyorum.

Moda alanında Fransa ve İtalyan ekollerinin ağırlığını düşündüğümüzde, zihinlerde bu yönde bir algı oluşuyor, ancak onu marka yapan, diğerlerinden ayrıştıran özellik Fransız olması değil. Erken yaşta başlaması, herkese olduğu gibi, Louboutin'e de fayda sağladı elbette. Vizyon ve bilgi sahibi olması, onun derin içgörülere ulaşmasını sağlamış; "Kısa bacaklara sahip olmak isteyen hiçbir kadınla tanışmadım," derken, kadınlara yönelik olarak üretilecek bir ayakkabının, kadını seksi, bacaklarını ise uzun göstermeyi hedeflemesi gerektiğini düşünmüş. Bugün kadınlara yönelik olarak üretilen bütün CL ürünleri bunu hedefliyor. Buraya kadar her şey yolunda gidiyor, ancak yine de seksapeli ve uzun bacakları vaat eden çok marka var. 

Aslında her şey, Louboutin'in dergide okuduğu bir yazıdan, kırmızının kadınlar için vazgeçilmez bir renk olduğunu öğrenmesiyle başlıyor. Marka farkındalığına giden yolda, bilgi ile içgörü arasındaki ilişkiye harika bir örnek. İlk yaptığı tasarımların siyah tabanlarını beğenmeyince, tabanları kırmızı oje ile boyar. Christian Louboutin'i zirveye taşıyacak, marka olmasını sağlayacak imza bu şekilde ortaya çıkar. Bu fırsatı kaçırmaz ve değerlendirir. Ralph Lauren ile Brooks Brothers arasındaki "polo shirt" olayının tam tersi bir şekilde, Louboutin, daha önce çalıştığı Yves Saint Laurent'e, kırmızı tabanlı ayakkabı ürettiği gerekçesiyle dava açar, kazanır. Bu aslında bir gözdağı ve akıllıca bir pazarlama stratejisidir. Louboutin'in, kırmızı tabanlı ayakkabı ürettiğini bildiği başka ayakkabı markaları da var elbette, ancak onlara dava açmaya gerek görmüyor. Yves Saint Laurent davasında kazandığı zaferin, hem algısal, hem de yasal olarak "red soled shoe" patentini almasına yeterli olacağını düşünmüş olmalı. 


Louboutin'in çanta ve erkeklere yönelik ayakkabı üretmesine dayanan marka genişlemesi, aynı marka adı altında olduğu için konumlandırma açısından sıkıntı yaratabilir. Buna rağmen, Christian Louboutin rakiplerinden çok iyi bir şekilde ayrışmayı başarabilmiş bir marka.  

Pazarlama ayrışmadır. Markalama ayrışmadır. Reklam ayrışmadır. PR ayrışmadır. Christian Louboutin ve benzeri markalar bunu başarmış durumda. CL'den sonra, isteyen marka, istediği kadar kırmızı tabanlı ayakkabı üretsin, bu, markaya hiçbir şey katmadığı gibi, belki de CL için karlı olacaktır. Çünkü kırmızı tabanlı ayakkabı Christian Louboutin'e aittir.

Rakipleriniz gibi konuşuyorsanız, insanlara, sizinle iletişime geçmeleri için hiçbir sebep vermiyorsunuz demektir. Benzer şekilde, ayrışamayan ürünler üretiyorsanız, sizin ürettiğiniz ürünü tercih etmeleri için yine ortada bir sebep yok. "Ayakkabının tabanı zaten görünmez, önemli değil" ya da "ayakkabının tabanı siyah olur, başka renk olamaz" gibi statik düşüncelere sahipseniz, lütfen başa dönüp bir daha okuyun. 

Wittgenstein ve Söylediği


Ludwig Wittgenstein'dan reklamcılara akıl dolu bir tavsiye. Copy-Art dengesi açısından berrak, yol gösterici nitelikte bir söz:

"Gösterilebilir olan, söylenemez."


Not: Söz, kendi içerisinde elbette çok daha geniş kapsamlı bir alana ve anlama vurgu yapıyor. Ayrıca, bu sözü söyleyerek, bir bakıma, söylediğini de göstermiyor, Wittgenstein. 

Minik, Minik Ayakkabılar


Kapı açıldı. Ameliyathaneden çıkan hemşire, çok güzel bir bebeğin dünyaya geldiğini müjdeledi. Bu, sanırım bir aile için en büyük mutluluktu. Babanın gözleri büyüdü. İlk defa böyle oluyordu. Evlat sahibi olmanın mutluluğunu ilk defa yaşadı, o an anladı, her şeyden farklı olduğunu bu duygunun.

1908 yılında, Eylül ayının yağmurlu bir gecesinde dünyaya geldiğinde, hayata dair hiçbir şey bilmiyordu. Uzunca bir süre de bilmeyecekti. Yaşadıkları ona öğretecekti. Zaten herkes için böyle olmaz mıydı? Zihinler boş birer levhadan ibaretti.

Büyüdü, aşık oldu, yazar olmaya karar verdi. Yazmak, onun için en büyük mutluluk; yaşamın sıradanlığından, hayatın pejmürdeliğinden bir tür kaçıştı. Kısa kısa öyküler yazıyor, bir gün roman da yazacağım, diyordu. Öykünün, romancılığa geçişte bir basamak olduğunu düşünüyor ve yanılıyordu. Yazdı, yazdı, bir o kadar da sildi. Silmeyi, yazarak öğrendi. Silinenler oluşturuyordu en haşmetli eserleri. Çok düşündü, kararını vermişti: Yazmayı bir meslek olarak benimseyecekti. Benimsedi de.

Aşık olduğu kadınla evlendi. Mutluydu. Ancak yazarlıktan çok kazanamıyor, geleceğini göremiyor, geçinebilecekleri ölçüde para birikimi yapamıyordu. Tam o sırada bir bebekleri oldu.   Mutlulukları katlandı. Hayatları, evlilikleri bir anlam kazanmıştı. Maddi durumları kötü olsa da, mutluluğun ne demek olduğunu biliyorlardı. Hayal ettiler, hayal ettikçe mutlu oldular: Aldıkları küçücük bebek ayakkabısını giyeceği günü düşündüler. İnanılmaz bir duyguydu bu onlar için. 


Çok geçmedi, bebek hastalandı. Planlı değildi hiçbir şey, hastalık da öyleydi. Hastane masraflarını karşılayamıyor, bebeğe gerektiği gibi bakamıyorlardı. Hayat onlara en çirkin yüzünü gösterdiğinde kahroldular, yıkıldılar, ölmek istediler. Dünya artık bir savaş alanı, bir cehennemdi onlar için: Bebek ölmüştü. Minicik ayakları kımıldamıyor, nefes almıyordu. Ayakkabıyı düşündüler, o minik ayakkabıyı; hiç giyemeyecek oluşunu...


Yaşamak zorundaydı ama, en azından canından çok sevdiği eşi için. Yaşanan yaşanıyor, hayat sürekli bir döngü içinde, kimseye sormadan yol alıyordu. Roman yazarlarının tutulmadığı bir dönemde, sıradan metinler kaleme aldığını fark ettiğinde artık çok geçti. İş aradı, buldu da. Bir reklam ajansında reklam yazacaktı. Edebiyat ve reklam apayrı alanlardı. Zamanında birçok edebiyatçı da reklam alanında şansını denemiş, ancak başarısız olmuşlardı. Ve başarısız bir roman yazarının, diğer yazınsal alanlarda da çuvallaması muhtemeldi. Bunu bilmesine rağmen, yaşamak için başka çaresinin olmadığının da farkındaydı. Çok geçmeden zengin oldu, yanlış zamanda da olsa. Ne kadar zengin olursa olsun, bir şeyler hep eksik kalacaktı.


Bu arada, yazdığı ilk reklam metni şöyleydi:  "For sale: baby shoes, never worn." 


-Ernest Hemingway

Öğrenmek ya da Öğretmek, İşte Bütün Mesele Bu


Siyahilerin egemen olduğu ve doğuştan yetenekli kabul edildiği bir müzik türünün ilk beyazlarındandı. Kuralları öğrendi, yıkmak için. Ustaların omzunda yükseldi, bu sayede ileriyi gördü, öğrenebildiklerini öğrendi; öğrenmekle kalmadı, kuralların hepsini tek tek yıktı. Aşık olduğu enstrümanıyla yaşıyordu. Ona vaktini veriyor, gittiği her yere onu da götürüyor, bol bol çalıyor, çalışıyordu. Vaktin en önemli güç olduğunu, onu ne için harcarsan, o alanda başarılı olunacağını biliyordu.

Zamanı geldiğinde, artık tavsiyelere ve çeşitli esinlenmelere karnı toktu. Bu işin okullarda öğrenilemeyeceğini, öğrenmenin tek yolunun eyleme geçmek, onu yaşamak, sahneye çıkmak olduğunu anladı. Artık ne yapacağını biliyordu. Hiç vakit kaybetmeden yaptı bunu: Sahneye çıktı. Başkasının yapmadığını, yapamadığını yaptı: Jazz tarihindeki ilk 5/4'lük eseri tasarladı. Farklı olmalıydı. Ruhlara dokunan, yıllar sonra bile geniş kitleler tarafından büyük bir zevkle dinlenebilecek ölümsüz bir eser üretmeliydi. Milyon satan ilk jazz single'ını yazdı, besteledi, çaldı. Efsane oldu. Tek bir eserle adını zihinlere kazıdı. Eser, yazıldığı günden neredeyse 100 yıl geçmesine rağmen, en çok dinlenen jazz klasiklerinden biri oldu. Ölçüsü hariç, her açıdan 4/4'lük bir eserdi bu. Eserin adı Take Five, onun adı Paul Desmond'du.


Ölüm, bu ölümsüz sanatçının kapısını çaldığında, bir şeyler üretmek, yazmak, çizmek isteyen bizlere bırakacağı etkileyici, yol gösterici bir tavsiyesi vardı:

"Writing is like jazz. It can be learned, but it can't be taught."

-Paul Desmond

Lynch ve Basitlik Üzerine




Lost Highway, Eraserhead, Blue Velvet, Elephant Man, Mulholland Dr. gibi filmlerin yaşarken efsaneleşen yönetmeni David Lynch'i hepimiz filmleriyle ve sıra dışı saç stiliyle tanıyoruz. Ama onun, hatırı sayılır miktarda çalışma yaptığı başka bir alan daha var: Reklam

"Neden David Lynch'e reklam filmi çektirilir?" diye düşünülebilir, ama Lynch'in adının geçmesi bile markaya -tabii ki markaya göre değişir- katkı sağlayan bir etken. David Lynch isminin etkisi tartışılmaz. Aşağıdaki Parisienne reklamının sonundaki "by David Lynch" yazısı, firmaların da bu ismin etkisinden faydalanmaya çalıştığını gösteriyor.


Reklam ve sanat ilişkisi. Sorunsal demek daha doğru olabilir, çünkü profesyoneller ve akademisyenlerin de içinde olduğu reklam alemi bu soruya henüz bir yanıt bulabilmiş değil. Hatırı sayılır miktarda reklam profesyoneli hala sanatçı olduğunu zannediyor. 


Ne derece etkili oldu bilmiyorum ama, aşağıdaki reklamda da görüldüğü üzere, David Lynch'in, sinemasındaki imgeleri reklamlarda da kullandığını görebiliyoruz. Reklamın, Sony Play Station'ın hedef kitlesi üzerindeki etkisi merak konusu.



Bana Mulholland Drive'ı hatırlatan bir kahve reklamı. Bu sefer reklam yerine kahve David Lynch imzalı. Reklamı izlediğimizde, yönetmenin Lynch'e öykündüğünü rahat bir şekilde anlayabiliyoruz.




Bizarre demişler ama, diğer reklamlarının yanında oldukça sıradan duran, TBWA tarafından üretilen ve mavi dudakların "Blue Velvet"ı anımsattığı 2002 yapımı bir araba reklamı: Do you speak Micra? 



Diğer reklamlarına göre kavranması çok daha kolay bir anlatıma sahip olan, Gerard Depardieu ile birlikte çalıştığı Barilla reklamı. (Daha uygun bir video bulamadım. Reklamın başında çocuk bisikletten düşüyor.)


Calvin Klein için 1988 yılında çektiği, Ernest Hemingway temalı reklam filmi: Obsession


Reklam, doğası itibarıyla basit olmalı, hedef kitlenin anlayabileceği şekilde düzenlenmelidir. Konuştuğunuz kişi ne dediğinizi anlamıyorsa, sizin anlamanız gereken bir şey var: Konuşmuyorsunuz. David Lynch'in içinde yer aldığı reklam prodüksiyonlarındaki yaratımlara iyi ya da kötü demek haddime olmadığı gibi, bu tarz bir yargının ona saygısızlık olacağını düşünüyorum. Ama izlediğimiz reklamların anlaşılırlık seviyesi göz önünde bulundurulduğunda, reklamın, edebiyat ve sinemadan oldukça farklı bir alan olduğunu; sanatla olan ilişkisinin farklı bir açıdan ele alınması gerektiğini kavrıyoruz. Zira reklam, sanatı ve sanatsal anlatımı kullanır, ama bir sanat değildir. Bilimi kullanır, istatistiği kullanır, ama bir bilim değildir. Reklamcılık alanında başarılı olan çoğu kişi, ardından gelen nesillere tavsiyelerde bulunur; "şöyle yazın, şöyle yaratın" der, kendisi yaratır, size de yolu gösterir. Ancak, yaratıcı olan odur, size sunduğu ise kopya bir yaratıcılık anlayışından başka bir şey değildir ve sonuç olarak reklamcılığın kesin kuralları yoktur.


Basit olmaktan, kolay anlaşılmaktan bahsettik, ama Hemingway'in "For sale: Baby shoes, never worn" örneğinde olduğu gibi, basit olmanın mutlak etki yaratmayacağını da belirtmek gerekir. Lynch'in reklamcılık anlayışına iyi ya da kötü demenin ötesinde, bu reklamcılık anlayışının, onun adını kullanmanın haricinde çok da doğru olmadığını düşünüyorum. Daha önce de belirttiğim gibi: Sinema ayrı, edebiyat ayrı, reklam çok çok ayrı bir alan.



Bonus: 1991 yılında , New York'un fare sorunu için çektiği kamu hizmeti reklamı. (Reklamda öyle kasvetli bir hava var ki, New York'un içler acısı haline acıyıp, az daha packshot'taki numarayı arıyordum.)




Televizyon Ölmez (Öldü)



2013 yılında gündemi biraz takip eden bir kişi, İnternet ve sosyal medyanın yükselişini gözlemleyebilir; bu konu hakkında yüzeysel de olsa yorum yapabilir. Sosyal medya o kadar hızlı gelişiyor ki, Amir Kassaei, ileride sosyal medya uzmanlığı gibi bir meslek grubunun kalmayacağı öngörüsünde bulunabiliyor. Mecralar hakkındaki bu tarz tartışmalar, ister istemez,  aklıma Umberto Eco'ya e-kitap teknolojisi ile ilgili sorulan "kitap ölüyor mu?" sorusuna verdiği şu cevabı getiriyor:
Eco'nun cevabı çok yönlü gibi görünse de, aslında çok net: "Kitap ölmez, sadece formu değişir."

Kassaei'nin bu tarz bir beyanda bulunmasının altında yatan düşünce, sosyal medyayı kullanan kitlenin giderek genişliyor ve bilinçleniyor olması ve bu sebepten ötürü, ileride pazarlama odaklı olarak herhangi bir yönlendirmeye -İnternet her ne kadar çizgi üstü (ATL) bir mecra olsa da-  gerek kalmayacağını düşünüyor oluşu olabilir. Pazarlama alanında İnternetin bir mecra olarak geliştiği kesin. İstatistiksel açıdan ele alınan her alanda olduğu gibi, mecra-trend istatistiklerinde de %100'lük payın mecralara dağılımı söz konusu. Dolayısıyla İnternetin bu %100'lük baremde payını artırması, bir diğer mecranın payının azalmasıyla aynı anlama geliyor.

Zaten soru da bu: Hangi mecranın payı azalıyor?

Advertising Age'in 2012 Aralık sayısındaki istatistiklere göre, geçmiş birkaç yıldaki mecra paylarına ve buna bağlı olarak gerçekleştirilen 2014-15 yıllarına yönelik tahmini paylara bakıldığında net bir şekilde görülüyor ki, yükselen İnternet en çok gazeteyi olumsuz yönde etkiliyor, etkileyecek. Bunun en önemli göstergelerinden biri de, Linkedin ve benzeri sitelerin, iş ilanları konusunda gazeteye karşı yakaladığı pozitif ivmedir. Yaygın bilinen bir yanlış olarak, televizyon o kadar da hızlı bir şekilde düşüşe geçmiş değil. En azından şu an için. Tabii bu istatistiksel oranlara bakarak "televizyon 2086'da bitecek", "on yıl ömrü kaldı" ya da “televizyon hiç bitmeyecek” gibi fikir beyanlarında bulunmaktan kaçınılmalı. Zira her an her şey değişebilir; yarın, zaten formu değişmekte olan televizyona elveda denilebilir.